Her gün meditasyon Eylül yazıları

30

Sessizlik içinde oturdukça görmeye başlıyorsun. Olanı. Olanı olduğu gibi. Yargılamadan, olduğu hali ile. Sende olup bir diğerinde olmayanı ya da sende olmayıp bir başkasında olanı. Olduğu gibi, sürekli değiştirme çabası içinde olmadan. Herhangi bir eylem içinde olmadan. O zaman affediyorsun. İlk önce kendini. Olanı, olmayanı kendi hali içinde kucaklayınca oradan en sade biçimiyle şefkat doğuyor. Herhangi bir şatafata kapılmadan önce kendini olduğu ya da olmadığı her şey için affedersen, önce kendini seversen diğer herkesi sevebilirsin. Kendini affedersen, herkesi de oldukları ya da olmadıkları her şey için affedebilirsin.

Tüm meditasyon yumuşacık kuyruğunu üstüme sürtüp gurlayan Alex bana hatırlattığı için müteşekkirim.

29:

Uzun uzun yazasım vardı ama bu meditasyon sonrası kafam iyi oldu.

Uzun bir masajdan çıktıktan sonra bir his vardır, ondan işte:)

28:

Sıra uzun, evet. Ama yeterince beklersen, sessizliğe de sıra gelecek.

27:

Her gün bir köşeye geçip kendin ile başbaşa kalmak. Bence bu bir insanın sahip olabileceği en lüks şey. Herhangi bir bütçe ayırmana gerek yok, herhangi bir -pahalı ya da ucuz- bir ekipmana ihtiyacın yok. Tüm o sahip olmalara, gerçek olmayan refah seviyeleri anlatan değişim araçlarına ihtiyaç duymadan, tek gerçek geçer akçe olan “zamanın”ı verdiğin en lüks an. Lüks yeni kutsal olduğuna göre, seküler olmayanın diliyle en kutsal an.

Bir köşeye geçmek ve yarım saat kendin ile başbaşa kalmamak için aklına gelen ilk ya da her şey, sadece bahane.

26:

Artık hareketsiz kaldığımda duyularımın en yoğun taşıdığı şey fırındaki henüz pişmiş kek kokusuydu. Koku o kadar baskındı ki sanki genzimde ikamet ediyordu. Sonra koku acaba dibi tuttu mu sorusunu çağırdı ve sanki genzimde ağırlaşan şey koku değil kekin dibiydi. Düşündüğüm şeyler ile duyumsadığım şeyler sürekli birbirinin kılığına giriyordu. Ben de buna Eliade’nin betimlediği gibi duygusal-zihinsel haller demeyi seviyorum. Sanki kafanın içinde dönen her şeyi kapsıyor gibi. kekin kokusu ve dibi neden kek yaptığımı merak ettirdi. Seneler önce de çocukken babaannemin evinde kek yaparken de acaba neyi kanıtlamaya çalıştığımı. Kabartma tozunu koymayı unuttuğumu. kekin tipi iyi olmasa da tadının hiç de fena olmadığını. Halbuki benim asıl karıştırmayı ve karmayı sevdiğim şeyler un ve şeker değil de evde bulduğum kimyasallardı ve onları karıştıra karıştıra bir gün keşfedeceğim o çok acayip “şey” -zehir, temizleyici, ilaç- neydi bilmiyordum. Oradan bahçedeki taşlığın kenarında merdiven yıkayan sular aktığı için hep ıslak olan çamurlu toprağa döktüğüm tentürdiyotla kıvrana kıvrana kendini yüzeye atan solucanlar geldi. Solucanları toprağın altından çıkarmakla nasıl gurur duyduğum da gelen pakete dahil. Duyuların tetiklediği düşünceler, onların çağırdığı anılar, Sonra onların çağırdığı duygular resmi geçit törenine durdu.

Solucanın beyni yok ama evrimde kafanın ilk sahiplerinden de biri. İçinde beyin olmayan kafalarını vücutlarından ayırdığınızda vücut kendine kafa, kafa kendine vücut yapıyor. Merak ediyorum, vücudun kendine kafa yaptığı bir solucan ne düşünür? Üstüne tentürdiyot döken çocuğu hatırlar mı?

25:

Depremden sonra oturduğumda içerde hala bir şeylerin korku ile titrediğini gördüm. Sanıyordum ki geçti, sanıyordum ki bir korktuk bitti. Ama işte içerde bir şey hala olduğu yerde sallantıdaydı. 18 yaşında 17 Ağustos depremine Adapazarı’nda yakalandıktan sonra da birkaç ay içinde her şey normale döndü sanmıştım. Üniversitenin ilk yılı idi ve yıkılmış, yerle bir olmuş o şehirden uzaktaydım. Bir süre benim için yeni olan martıların kahkahaları ile uykumdan sıçrayıp lambalara bakıyordum ve hayal görüyordum. Lambalar çılgıncasına sallanıyor yine deprem oluyor sanıyordum. O sene zordu, bir yandan da fransızca öğrenmek zorundaydım ve fransızca hocalarımdan biri benden nefret ediyordu. Bir ders çıkışı beni “siz” diye hitap ederek bir güzel kalaylamıştı da ben hala “arkadaşları bilmiyorum ama benim uyku problemim var, dikkatim dağılıyor demiştim” Halbuki bütün siz bir benmişim:) O yıl bütünlemeye kalıp zor bela sınıfı geçince -ki kalmak değil, burslarım kesilecekti dert olan oydu- yavaş yavaş yaşananların da izleri silindi sandım. Sanıyorsunuz ki atlatıyorsunuz ama yüzleşmediğiniz, kulak vermediğiniz her korku sonrasının başka korkuları ile de beslenerek bir güzel büyüyor da büyüyor. Tam 10 sene sonra geçti sandığım şey nur topu gibi panik atak rahatsızlığım oluvermişti kucağımda. Bugün de öyle idi. Küçük bir depremdi, herkes sağ idi, salim idi. Oturup sessiz kalmasam içerdeki o minik sallantıyla da göz göze gelmeyecektim. Onunla kaldıkça, onu gördükçe sallantı azaldı azaldı ve yeniden sular durgundu. Gözünün içine bakmadığımız, yüzleşmediğimiz, ertelediğimiz her korku bir gün çok güçlenerek en zayıf zamanımızda, en yorgun ve en kırılgan anımızda gelip bizi kırıveriyor. Sonra ilaçlara, tedavilere koşar oluyoruz. Tedavisi, ilacı varsa ne ala, ya olmayınca?

24:

Evvelsi gün hamak yogasının izleri hala kürek kemik ve koltuk altlarımda, önceki gün 20 bin adımın ve Büyükada’nın tepesine tırmanışın izleri ise bacak ve kalçalarımda geçirdiği bir günün sonunda, evdeki dersten sonra geç bir vakitte meditasyonumu yaptım. Bol esnemeli, bol daldan dala sıçramalı, her şeyden biraz - mahalle pazarında alışveriş eden, üstünde soyulmuş muz desenleri olan pijaması ile elindekileri sırt çantasına doluşturmaya çalışan, dalgalı saçlı arkadaş dahil- bir oturma oldu haliyle. En çok da önceki günden.

Önceki günkü Büyükada gezisi tesadüfen Aya Yorgi Günü’ne denk geldi. Ben sadece 23 Nisan’ı biliyordum, sonbaharda da 24 Eylül’de de inananlar adaya gelip en aşağıdan tuttukları dilek gerçek olsun diye bir ipi salarak, hiç konuşmadan yukarıya doğru tırmanıyor. İp, ter ve gözyaşıydı her yerde. Az bir yol değil yokuş yukarı.

Akşamüstü saatinde çılgın Koreliler ücretsiz hint kınası yaparak misyonerlik tezgahı kurmuşlardı. Bir başka grup ise yol kenarında, tam da durup dinlenmek isteyeceğiniz bir noktada İsa’nın neden öldüğünü anlatıyordu. Onu yahudilerin ya da İbranilerin öldürmediğini. Onun ölümünün babasının isteği olduğunu. Bizim günahlarımız için öldüğünü.

Renk renk iplikler birbirine dolanmış dallarda, yerlerdeydi. İsa’nın ölümü babasının dileği idi. Her yer dilekti.

Tüm dilekler birbirine karışmıştı.Bir ipin sahibinin bir diğer ipin sahibi için dilek dilediğini hayal ettim ya da her dileğin sen-ben-biz-siz demeden herkes için, tüm canlılar için dilendiğini. Tüm dileklerin bir ve aynı olduğunu. Öyle ki dileğe gerek olmadığını…

23:

Hiçbir şey görmediğin, hissetmediğin ya da duymadığın yerde ayar yapmak mümkün olur muydu?

Ya da tüm duyuların aynı anda dışarıya dönük olmayı kestiğinde, uyaranlara kendini kapattığında tam kapasite çalışması mümkün mü?

İçerden ayar yapmak derken bir şeylerin oran, hacim ya da kütlesini değiştirmeden oluş durumunu değiştirmek?

22:

karabasanı kovmak

İçerde sanki karanlıktan bir kumaş var. Hani böyle uzayda tüm gezegenlerin içine yerleştiği, kütle çekimi ile esneyip gittikçe artan ve evrenin hızla büyümesine sebep olan karanlık madde gibi. Hayal edin, bu karanlık madde kadife kumaştan. Kıymetli ve narin eşyaların içi koyu renk kadife ile kaplı kutuları olur hani. İçindeki şeyi korusun, pamuklara sarsın diye ama bu kumaş bunun için değil de, için ta kendisi gibi. İşte o kumaşı içerden ütülemeye benzedi bugünkü meditasyon.

Bana yıllar önce gördüğüm bir karabasanı hatırlattı. Hayatımın yoğun stresli, duygusal ve psikolojik olarak çetin bir dönemiydi. Uyku problemi yaşıyordum. Daha doğrusu karabasan problemi. Altunizade’deki evimde, çok genç yaşımda çekmiş olduğum, insan ilişkilerinin yönetemediğim karanlık tarafı ile yüzleştikten sonra daha çok içime kapandığım bir dönemdi. Hoş sonra ara ara çekmeceden çıkıp film olmaya kalkan ama en sonunda yine çekmeceye geri dönen bir korku filmi senaryosuna da dönüştü bu karabasanlar ama yine de “Aman ne de iyi oldu şekerim, iyi ki yaşamışım” diyemeyeceğim şeylerdi. Umarım siz hiç yaşamazsınız.

Bilmeyenler için kısaca anlatmam gerekirse karabasan görmek uyku ile uyanıklık arasında sıkışıp kalmakla oluyor. Yani siz yatağınızda uyuyor oluyorsunuz ama bilinciniz uyanıyor ve yaşadığı, gördüğü her şeyi gerçek sanıyor. Bunun bir kabus olduğunu anladığınız bir an var ki işte işler orada karışıyor. Çünkü sistem yataktan fırlayıp bir çılgınlık yapmasın diye, beynin gerçek sandığı şeyden beynin sahibini korumak adına kasları geçici olarak felç ediyor. Bunun adı uyku felci. İşte siz bu kabusu yaşarken ve onu gerçek zannederken de gerçek olduğunu anlayıp uyanmaya çalışırken de ne kıpırdayabiliyorsunuz ne de ses çıkartabiliyorsunuz. Mesela kendimi uyandırmak için ellerimi ısırmaya çalışırdım; artık nasıl çırpındıysam kafamın içinde, bir süre sonra yataktan havalanır, olduğum yerde havada çırpındıkça, kontrolsüzce düşen bir paraşütçü gibi olduğum yerde dönerdim.

Durun, durun dehşete düşmeyin. Evet, dehşet vericiydi ama şimdi anlatırken mesela komik bile geldi diyebilirim.Buraya kadarki kısımdan rahatsızlık duyduysanız devamını okumayın çünkü en can sıkıcı karabasanı anlatacağım şimdi size. Hani içimiz bir kadifeden siyah bir kumaş gibi demiştim ya, bir gece yatağımda gözümü açtım. Yerleri rum çinisi olan, oldukça eski ve yalnız yaşadığım evimin koridorunda siyah bir silüet gördüm. Sanki birini siyah bir çuvalın içine koymuşlardı, şekli belli belirsiz, sessizce ama deli gibi içinde kurtulmak için çırpınıyordu. Anlamaya çalıştım bir süre. Yerimden kıpırdayamıyordum demek karabasan görüyordum. İlk anladığım bu oldu. O yüzden çok da büyük bir dehşete düşmedim, gördüğüm kabustu ama beynim ısrarla bunun gerçek olduğunu söylüyordu ve elbette korkuyordum da. İkinci anladığım şey ise beni daha büyük bir korkuya meyletti. Anladım ki o şey bendim. İçim dışıma dönmüştü ve çırpınıyordum çünkü ağzım içerde kalmıştı ve ne bağırabiliyordum ne de nefes alabiliyordum. Astarı bol gelmiş bir elbiseyi ters yüz etmek gibiydi.

Sizi daha fazla ürpertip canınızı sıkmadan konuyu bağlamak isterim ki işte bu kumaşı ütülüyorsunuz meditasyonla. İçerdeki mücadele ve çırpınışın sesi yok, dışardan kimsenin bilmesine imkan yok. Herkes de kendi içerdeki didişmesi ile o kadar meşgul ki ne dinleyecek hali ne de dinlemeye niyeti var. Çırpınıp daha fazla dolaştıkça kırışan bu kumaşı ütülemek yalnız ve yine sessiz bir uğraş.

21:

Ölüm; Yaşam Boyu Taahhütlü Paket

Ölüm. Hayatın bir parçası. Korkunç, dehşet verici, savaş değil belki ama yine de yüzleşmesi en zor parçası. Bir parçadan fazlası da değil. Dün ya da önceki gün, birinin bir paylaşımını, ona biraz ya da tamamen katıldığını belirtmek için paylaşanlar oldu. Ölümün tam tersine bir armağan olduğundan bahsediyordu yazan. Savaşmamamız gerektiğinden dem vuruyordu. Kabulün işleri kolaylaştıracağından.

Evet, ölüm bir düşman değil bence de ama bir armağan filan da değil. Çatışmalı bölgelerde, şiddetli coğrafyalarda, erkin hesap kestiği aile kurumlarında ölüm öyle tatlı bir armağan gibi gelmiyor çünkü insanlara. Olsa olsa uyduruk bir spiritüel cennetin -ki bütün spiritüel cennetler uyduruktur- içinden edilmiş cümle bu armağan olumlaması. Bir şeyi insanların akıl ve zihinlerinde çağrıştırdığı tam tersi olumlu bir tanım ve isimle niteleme de, her olumsuz hatta korkunç olaydan olumlu bir hayat dersi çıkarma psikolojisinin de hastalıklı olduğunu düşünüyorum. Tabi ki pek çok olumsuz deneyim, toplamında ve sonunda çok iyi bir deneyime kucak verir, bu başka, bir başaksının kurban olarak büyük acılar çektiği bir olaydan hayat dersi apartıp başkalarına vermek başka.

Ölüm ne bir armağan ne de korkunç bir şey. Oyunun kuralı sadece. Yaşamın içkin, özünlü bir parçası. Doğan her canlı mutlaka ölür, ölecektir. Tam da bu yüzden ölmek kadar doğmuş olmakla da barış yapmak zordur. Siz doğmuş olmakla barış yapmamışsanız ne ölüme de kabul getirebilirsiniz ne de ondan korkabilirsiniz. Yaşam da bir armağan değildir keza. Ne doğup doğmamayı ne de dolayısı ile ölüp ölmemeyi (en azından son kertede) seçebiliriz. O ikisinin arsındaki süreçte ikisi ile de barış yapmayı seçebiliriz ama.

Bu sayede dolu dolu, hayatı otantik ve samimi bir şekilde ifade ve temsil ederiz sonra bizim de vaktimiz dolar, mevsimimiz geçer, yaprağımız solup hayat ağacından düşer.

Tüm bunların meditasyon ile ne alakası var derseniz, meditasyon da geçici bir süre de olsa, ölüm gibidir. Hareketsiz oturarak “yapmayı”, otururken dikkati boşlukta tutarak “olmayı” durdururuz. İki gün önce, “bugün zordu” diye yazmıştım. İşte tam da bununla baş etmekte zorlandığım bir oturum olduğu için. Çünkü bazen dünyadan elini eteğini çekmek fikri çok kolay, bazen çok yıpratıcı; bazen “oh be” dedirtiyor bazen “off be” ; bazen bağlar gevşek ve kopsa da kabul, bazen bağlar çok sıkı ve kopacağı düşüncesi bile ızdırap.

Olduğun kişi olmayı bırakıp bunu izleme yeri meditasyon. Nasıl -var- olmadığına baktığın bir yer ve yine olmadan baktığın. Yorumlamadan, “ah vah” deyip drama yapmadan, analiz etmeden ve hikaye yazmadan kalmak. Ölümü hatırlamak, ölüm olmak, ölüme bakmak. Sadece ölüm de değil, doğmadan önceki hale hatta. Ölümden sonrası ile doğumdan öncesi hal. Kimsem ben, “BEN” olmadan önceki ya da “BEN” olmanın bittikten sonraki hal.

Bugünkü meditasyonda “oh” yeriydi yarın “of” yeri olur. Bilemem. Tek bildiğim şey var, tatlı benzetmeler, güzellemeler, olumlamalar ile kendimi kandıramam. Kimseyi de kandıramam. Gerçek çıplaktır, çıplak olan da 20 yaşında bir süper model değil; ağzı olmayan ama bilge, büyük ve sarkmış memeleri olan, kocaman kalçaları arasından salgılar ve kan içinde doğum yapan kadındır. İşte o kadını seviyorum.

20:

Bugün Facebook hatırlatttı, tam 1 sene önce Cihangir Yoga’dan ayrılmak gibi zor bi kararın hemen ertesinde yazmışım:

Gözünü açıyorsun, dünya var; gözünü kapatıyorsun, dünya yok. Kendime unuutukça hatırlatıyorum.”

19:

Bugünkü meditasyonu sabah kahveye koşmadan önceye sığdırdım. 20 dakika devleşti tabi alışık olmadığı yere sığdırılınca. Rahat edemedi bir türlü. Fazla da detaya gerek yok. Ama sonrası güllük gülistanlık. Bu önemli.

Ben sabah insanı değilimdir. Sabahları önceki günü, uyumadan önce yatağın kenarına beni beklemesi için bıraktığım güzel hayatımın yeniden yüklenmesini beklemem gerekir iyi hissedebilmek için.

Sabahları uyandığımda kafamın içinde sadece başarısızlıklarım, sevilmediklerim, hakkını veremediklerim, vazgeçtiklerim sevimsiz bir filtreden geçmiş gibi, bilgisayar ekranında sadece o sayfalar açık kalmış gibi olur. Onlardan çok daha fazlası olanlar ise gün ilerledikçe yavaş yavaş geri yükleniyor, nerden baksan öğleden sonrayı buluyor neşemin tam yerine gelmesi. İşte o karanlığk sularda, beni dibe çekenlerle yüzdüğüm 20 dakika oldu.

Sonrası m? Güllük gülistanlık. İşte önemli olan bu.

18:

Her an çok kıymetli, her an çok değersiz. Sadece çerçevesi olan aynaya bakmak gibi. Aynaya baktığını sanmak gibi. Aynaya bakıyorsun ne kendini görüyorsun ne de aynayı önüne koyduğun yeri. Kendini gördüğünü sanıyorsun ama suretin ile aynanın arkasındaki görüntü arasında fark yok. Ha varsın, ha yoksun. Arada fark da yok.

Bugün zordu…

17:

Bir süredir arasam da hala hangi kitabın kaçıncı sayfasında olduğunu bulamadığım bir benzetme okumuştum. Kitap meditasyon ile ilgiliydi ama hangisiydi unutsam da düşünce ve duyguları havlayan köpeklere benzetiyordu. Tüm gece hiç susmadan havlayan onlarca köpek düşünün. Kafamızın içindeki duygu ve düşünceler de bu köpekler gibiydi. Gece sessizliğinde, hele de uyumaya çalıştığımız zamanlarda havlıyordu köpekler. Bütün gece havlayan köpeklerin bir anlığına sustuğunu hayal edin diyordu usta. Size “oh” dedirten o mükemmel an. İşte meditasyon bu işe yarardı. Ve düzenli meditasyon bu anların uzamasına yarıyordu. Siz düzenli oturdukça havlamanın kesildiği o huzur ve barış anları uzadıkça uzuyordu. Bugünkü oturuşumda tam da bunu gözlemledim. Herhangi bir “boş” kalma çabası göstermenize gerek yok. Bırakın köpekler havlasın. Düzenli oturmaya başladığınızda sizin bir çaba ve müdahaleniz olmadan, hiçbir köpeğe “kışt" demeden köpeklerin kendiliğinden havlamayı kestikleri anlarla buluşmaya başlıyorsunuz. Bu anlar önce sıklaşıyor. Sonra da -yine çabanıza gerek olmadan- kendiliğinden uzamaya başlıyor. O uzayan anların içinde oturmak, işte bunu herhangi bir şeye benzetemem. Kendiniz için kendiniz deneyim etmelisiniz. Belki o yola ilk adımı atmanın zamanı bu mevsim, belki bugün ve hatta tam şu andır. Kim mi bilir? Kimin bildiğini biliyoruz:)

16:

Bugün evden çıkıp Bahariye’deki yoga terapi dersimi vermeye giderken üstümde bir hafifilik hissettim. Kalçalarımda ve omuzlarımda fazladan bir rahatlık hissi. Önceki günkü yoga pratiğimde ne yaptım acaba diye düşündüm. Özel bir şey bulamadım. Sonra düzenli meditasyonun etkisi kendini mi göstermeye başladı dedim. O daha kafanın içinde bir ferahlık yaratırdı olsa olsa dedim. Çok kurcalamamaya, tadını çıkarmaya karar verdim. Ama gözümü de üstünden ayırmadım. O hafifliğin farkında olma halini bırakmadım. Tabi ki Kadıköy’de kalabalığın içindeydim ve yol tabi ki güllük gülistanlık değildi, insanlar olduklarından daha tatlı ve kibar değildi. Üstüne üstüne yürüyenler kadar yol vermeyi bilmeyen klasik öküzler iş başındaydı. Birine tabi ki sinirlendim. Ama üstümdeki hafiflik hala oradaydı. Ağzıma bir parmak bal çalıp ilk zorlukta beni bırakıp kaçmamıştı. Öyle dışarıyla ilgisi de yoktu. Bulmuşum, bırakır mıyım? Kolkola stüdyonun yolunu yürüdüm.

Hep verdiğim bir örnek vardır. Bilenler bilir. İnsan başının ağrıdığını çok iyi bilir de baş ağrısının geçtiği anı bilmez. Üstünden vakit geçer de, hatırlar “başım ağrıyordu, geçmiş” Kötü, normalin dışında kalan durular tutunmak kolay. Dikkatimiz sinek gibi bu ağa yapışıverir. Yapışmakla kalmaz hemen paylaşırız “başım ağrıyor” tabi dert paylaşıldıkça hafifler derler. Ama gerçekten hafifler mi? Güncelleme yapılır “Başımın ağrısı geçmedi” Ağrı sürdükçe güncellemeler de devam eder. Baş ağrım extended.

Ama iyi haber hemen verilmez. Çünkü ağrının sahibi baş bile ilk geçtiği anı bilmez genellikle. Normal halimiz, iyi halimiz. Bunu görmek bunu bilmek ve bunu takdir edip paylaşmak çok mu sıradan yoksa? Ağrımayan bir başın haber değeri mi yok? Belki sadece neyin dikkate değer olduğunu birilerinden öğrenip sonra tekrarla pekiştirdik. Beyin nöronları arasındaki sinapslar çoktan otoyol oldu. Otoyolda kazalar, trafik bitmese de otoyoldan gitmeye devam etmekteki isteğin kaynağı ne? Başka mı yol yok? Yolu kim yaptı? Yenisi yapılamaz mı?

15:

Ne çok konu var. Ne çok zaman. Ne çok kip. Ne çok soru. Ne çok cevap. Ne çok arayış. Ne çok biliş. Ne çok bilmeyiş. Ne çok kayboluş. Ne çok ümit. Ne çok umutsuzluk. Ne çok keyif. Ne çok tatsızlık. ne çok lan. Ne çok anı. Ne çok yeniden kurgulanan anı. Ne çok, daha çook kurgulanacak anı. Ne çok kalp kırmış söz. Ne çok özür. Kimi hayali kimi gerçek. Ne çok haklı çıkış. Ne çok haksız kalış. Ne çok hak arayış.

Ne dipsiz bir kuyu.

Ne karanlık.

Ne uyanık ne uykuda.

Ne görkemli.

Ne korkutucu.

Her gün karşısına geçip bakmak buna.


Evreni izlemek gibi.

Bu içerdeki…

14:

Yine bedenin çok rahat olmasını beklerken oturmakta çok zorlandığım hatta darlandığım bir meditasyondu. Bir kere daha söz konusu insan beden ve zihni olduğununda hiçbir şeyin garanti olmadığını, hiçbir şeyin vaad edilemeyeceğini bilmenin ötesinde, çünkü insan bilince unutuyor, deneyim ettiğim bir oturuştu. Muhtemelen meditasyonun çok da popüler olamamasının sebebi bu. Ya da başlanıp başlanıp bırakılmasının. Benim de her gün meditasyon yapmaya niyet ettiğim üçüncü sefer bu. İlki bir ay sürmüştü, ikinicisi neredeyse 6-7 ay.

Her ne kadar ön kabul içinde olsanız dahi bastırılamaz sinsi bir beklenti içinde oluyorsunuz. Bu bir yere varmalıymış gibi. Hatta varmak zorundaymış gibi. Bu şuna benziyor 30 senedir uyuyorum, artık uykuya ihtiyaç duymadan yaşayabilmeliyim.

Bir yoga hocası söylemişti “parmağını şöyle bükmeden aydınlananlar var” diye. Ben de şöyle düşünmüştüm, “kim bunu ister ki” Şimdi cevabı biliyorum. “Ben aydınlanmadım” demek isteyen kişi bunu ister. Bir yere varmak isteyen kişi. Aydınlanan kişi ben aydınlandım der mi onu bilemem, o apayrı bir konu.

Demem o ki o beklenti hep orda. Bazen bilinç suları yüzeyinde bazen bilinçaltında derinlerde: “Öyle bir şey yapayım ki şöyle bir şey olsun.”

Elbette zihin için de beden için de bir terbiye olma var. İlla bir ilerleme arıyorsak bu terbiye olmadan bahsedebiliriz. Ama hiçbir şey garanti değil. İlerleme de, terbiye de. Garanti olmayan bir şey için kimse bir sözleşme yapar mıydı?Yapılması gereken tam da böyle bir sözleşme mi yoksa?

13:

Yok:)

12:

Her karşılaştığımız boşluğu hızla doldurma telaşımızın kaynağı nedir? En azından bir süreliğine boş kalmasına izin vermenin bu korkutuculuğu gücünü nerden alıyor?

Ölümü mü hatılatır bize doldurulmayan boşluk? Verilmiş ama alınmayacak son nefesin mi çağrışımı?

11:

İstanbul gibi büyük, kaotik ve kalabalık bir şehrin içinde iki yaka dahil, gezip dolaşıp eve döndüğümde bir adet vapura, bir adet motora, 1 adet fünikülere, 1 adet metroya, 1 adet otobüse ve 1 adet dolmuşa binmiş ve inmiş, hepsinin içinde yolculuk eden çeşit çeşit ruh hali içindeki insanın kimiyle göz ile, kimiyle ten ile, kimiyle koku kimiyle ise söz ile temas etmiştim. Eve girdiğim gibi üstümü çıkartıp tabureme yerleştim.

Hareketsiz ve sessiz oturmayı bu kadar kıymetli yapan şeylerden biri, bu şekilde daha önce görmediğini, daha önce hissetmediğini fark edivermek. Alıcının ayarını daha ince bir dalga boyuna ayarlamak gibi. İlk fark ettiğim o titreşimdi. Onca toplu taşımadan, insandan ve hareketten üstüme yığılmış uyaranların ağırlıksız ama saran varlığı bir anda kendini hissettirmeye başladı. İşte durmayınca, o uyaranlara kendini bir süreliğine kapamayınca farkına bile varmadığın çırpınan minik ve narin bir kuş bu. Ne mi kuşu?

İnsan dikkatini kuşa benzetirim. Muhtemelen bunu bir yerde okumuş ya da duymuş olabilirim. Önemli değil. Zıp zıplayan, daldan dala konan rengarenk, sürekli öten bir kuş. Kuşta bir problem yok, onun doğası böyle. Ama problem fazla büyük ve kalabalık şehirlerde. İşte yoğun şehirlerde yaşayıp yoğun bir gün sonunda insanın zihni de bu kuş gibi daldan dala seyirtip bir türlü konamaz hale geliyor. Sürekli kanatlarını çırpan, rahatsızlık saçan rüzgarlar estiren ama bir türlü bir dala da konamayan bir kuş. İlk oturduğumda işte o titreşim alabileceğinden fazlasına maruz kalmış bir kuşun kanat çırpınışları gibiydi. Ağırlığı yoktu çünkü havada asılı çırpınıyor. Oturdukça, sessiz bir tanıklık içinde kuşu seyrettikçe kuş panik yapmayı bıraktı, yavaşladı. Sakince bir dala kondu. Bir süre durdu. Sonra bir başka dala. En son artık nefes dalında kalp atışları hepten yavaşlamış, bütün o titreşimin yumuşadığı, her şeyin yerli yerine biraz daha yerleştiği o dalda kaldı.

O yüzden “çok meşgulüm”, “çok işim var”, “hayatım şu sıra çok karışık”, “sıra gelmez”, “her iş bitti bir meditasyon eksikti” diyenler, sizin buna daha çok ihtiyacınız var. Kuşun kalbi ve kasları yıpranıyor.

Şimdi değilse ne zaman?

10:

Bugün içeriye merak yerine, olur da daha önce varlığından haberdar olmadığım bir gerçekle yüzleşirsem diye korku vardı üstümde. Hatta çok da yabancı olmayan bir ses “ne gereği var” dedi. Haksız da olayabilirdi. Çünkü bir gerçeğe vakıf olduğunda geri dönüşü yok. Bildiğin bir şeyi artık bilmiyor, tanıdığın birini tanımıyor gibi davranamazsın. Yaparsın da önce kendini kandırırsın. Bilgisayarda yaptığın gibi bir “geri al” tuşu yok. Geri alsan bile ya da yazdığın bir şeyi silsen bile artık bilgisayar onu bilmeye devam ediyor. Hiçbir bilgi yok olmuyor. Bu yolda yürürken bir zamanlar sıkça görüştüğün ya da bir vesile dolayısı ile bir arada bulunduğun birini yıllar sonra yanından geçerken gördüğünde ve tanırken tanımamış gibi yaptığın andaki hissi düşün. Herkes için kafa karıştırıcıdır. Tanırsın ama tanımaz gibi yaparsan rahatsız edici bir his bırakır geçen. Onun gibi. Bildiğin şey artık sana bulaşmıştır. Aşılanıp, silkelenip, alkolle silip ya da dumanlanıp arınarak, yıkanarak ya da başkasının üstüne atarak kurtulamazsın hakikatten. Oradadır. Bir milim de yerinden kıpırdamaz.

9:

Bugünkü meditasyondan niyet çıktı. Sıkı ve sağlam bir niyet. Fark ettim ki bir şeyi bilmek ile bir şey hakkında fikrin olması ile bir şeyi bilmek ve bir şeyi bilmemek arasında bir fark yok. Bildiğimizi sanıyoruz, bilmediğimizi bilmiyoruz. Biri size bi şey sorduğunda, aynı soruyu kendi iç sesinizle kendinize sorun ve bunun cevabını biliyor muyum deyin. İçerdeki cevap bir fikrim var ise dışarıya bilmiyorum olarak çıksın. Çünkü karşınızdakine yapacağınız iyilik bundan fazlası değil. Bir cevap arayan biri var karşınızda, cevaba benzeyen bir şeyi değil cevabı sizde bulacağına inanmış ve soruyu size sormuş biri var karşınızda ve doğal olarak sizde okşanmaya hiç hayır diyemeyen bir ego var. Bir taraftan cevap vermek zorunda hisseden bir sorumluluk hissi de var. Yardım etmek isteyen “iyi niyetli bir çaba” da var. Cehennemin yolları iyi niyet taşları ile döşeli lafını hiç anlamazdım çocuk ve gençken ama olgunluk döneminde, yeterince deneyimden ve insan ilişkisi ve bolca meditasyondan sonra anlatmak istediği şeyi ne kadar iyi anlattığını bilir oldum. Mesela dün özel bir derse giderken aradığım adresin ana yolun hangi tarafında olduğuna dair bir fikrim vardı, sonra bekleyen benden yaşça büyük bir kadın seçtim sormak için, “şu şu hastane” yolun bu tarafında mıydı yoksa karşıya mı geçmeliyim? Kadının cevabı bilmeyen ama bir fikri olması gerektiğini ve o fikri aradığını gösteren bakışları ile biraz düşündü ki ben artık bilmediğinden emindim. Yardımcı olmak için fikrimi fikri ile desteklemek için “şu tarafta sanki” dedim ve kesinlik içinde “şak” diye “evet” dedi. “O tarafta” .. Tabi ki o tarafta değildi. Aramızdaki diyalog tam da anlatmak istediğimi anlatıyor.

Bir fikrim olan herhangi bir konuda, cevap arzulayan bir soru ile karşılaştığımda “bilmiyorum” deme cesareti ve iradesi gösterebilmek, işte budur niyetim. Hepinize de aynı şeyi dilerim. İşte budur dileğim!

8:

“Hepimiz korkuyoruz hakikatten”

7:

Yoldan geldikten ve korkunç bir fast food yedikten sonra oturulan zor bir meditasyon. Fizyolojik sebeplerden dolayı zor bir meditasyon. İçi çöple dolu bir mide, çöpü sevmeyen bir kalp ve sıkışan nefes. Meditasyon ve asana uygulaması boş mide ile yapılır, hatırladım. Önceki gün mükemmelleştirmek isteyen dikkat bugün gevşekti. Bitse de gitsek modunda meditasyon. En azaplısı. Bitince nereye gideceksin? O içinde durduğun beden de zihin de seninle geldikten sonra? Bütün dünyayı gezip kendilerini ve yakın ilişkilerini anlayıp şekillendirmede bir arpa boyu yol kat etmemiş insanlar tanıdım. Gittikleri her yere kendilerini de, aynı düşünce kalıpları kadar dünyaya aynı bakış açısını ve durdukları merkezi noktayı taşıdıktan sonra - ki gittikleri yerler beş yıldızlı otellerde tatil yerleri değil, zor destinayonlar, çatışmalı ve tehlikeli yerler olsa dahi- aynı azap için de geri döndüler. Bitse de gitsek. Nereye?

6:

Çok ama çok gürültü ile sarılıyken oturdum. Oturmadan önce tüm gün eşya toplamak için dünya için çok küçük kendimiz için büyük kararlar aldım saatlerce. Bunu atalım mı yoksa tutalım mı? Ya bunu? Peki ya şu?Ama hatırası var. hatırlıyor musun şu şöyleyken bu böyle olmuştu. Ne kötü bir gündü ne zor bir dönemdi. Hatırası yok ama ya lazım olursa İhtiyacı olan birisi var mıdır, ona versek? Elektronik çöpü bulur muyuz buralarda? Ansiklopedileri artık kimse almıyor. Hangi ciltler eksikti? O kadar kupon toplamıştık. Eksik kaldı diye üzülmüştük. Nasıl yapsak? Umursamasak da atsak mı yoksa umursasak da saklasak? Saat akşam 9 olduğunda artık tüm sorulardan kafamın için yoğun sis altındaydı. Beyin sisi. Her açılan çekemeceden 10 sene, 20 sene hatta 30 sene öncesinden üstüme boca olan anılar, yarımlıklar, manasız anlam yüklenmişler, çatışmalar, hevesler üstüme boca olmuştu. Dolayısıyla duygu denizi dalgalıydı. (hepsinin “d” ile başladığı 4 kelimelik bir cümle kurduğum gözlerden kaçmasın, “d” ise alfabenin 4. harfi; işte böyle çalışıyor benim kafam ve meditasyon neden merhem gibi sen anla canım okuyan) Hava nemli ve sıcaktı. Bir de işte bir odadan TV’den maç gürültüsü, bir diğerinden telefondan video gürültüsü, caddeden arabanın motor gürültüsü içinde oturdum. Tüm dış şartların eli kamçılıydı. Öfkemi ellerine bıraksam işim zordu Onun yerine kendimi içerdeki şartlara teslim ettim. Karanlıkta, derinlerde her şey uysaldı. Ancak kafamda bir uzun uzun kafamın içinde evirip çevirmek istediğim bir mesele vardı. Muhatabı ile detayları ince eleyip sık dokumak istediğim ikna edici olduğu kadar çözüm odakı da olmasına özeneceğim konuşmaları önce kafamın içinde yapasım vardı. Yarım saat sonunda artık tüm o detaylar, elekler, çözümler ehemmiyetini kaybetmişti. Sis dağılmıştı, dalgalar durulmuş; görüş netti. Gürültü devam ediyordu dışarıda ancak elbet o da susacaktı.

5:

Bugün evimde değildim; muhabbet tatlı, ortam hareketli idi. Hiç tek başına bir odaya kapanıp yarım saat sessiz ve hareketsiz kalmanın zamanı değildi. Zaten hiçbir zaman bunun zamanı değil. Hep yapacak bir şey var, okunacak, izlenecek, hissedilecek. Oturduğum yerde yapmaya da devam ettim. Dikkatim skolyozuma takıldı bu sefer. Sol oturma kemiğini çok ama çok az arkaya doğru çalıştır, sol ön alt kaburgaları içeriye ve biraz da sola doğru çek, sağ kürek kemiğini içeri al ve başı kıl kadar daha sağa çevir. İçinde kal. Aslında bunu tuttuğumun, duruşu mükemmelleştirmeye değilse bile en azından standartlaşmaya dönük çabanın farkında değildim. Ta ki bırakana kadar. Tuttuğumuzun farkında değiliz, ta ki bırakana kadar. Ne kadar sıkı ve sert tuttuğumuzu çok iyi biliyoruz da nasıl çaktırmadan tuttuğumuzu bıraktığımızda biliyoruz. İtiraf etmek gibi. Ve mükemmel sandığımız şey aslında standart ve sıkıcı olan değil mi?
4:

Bugün 5 dakika daha fazlaya kurdum zamanlayıcıyı. İlk 30 saniye içinde pişman oldum. 5 dakika fazlalılığa değil, tümden oturduğuma. Bir kere oturduktan sonra geri dönüşü yok, bende böyle. Döngüyü kırarsan, tamir etmesi daha zor çünkü. Beden bugün rahat değildi, fark ettim. Neden diye kurcalamadım bazen öyle bazen böyle. Hacmi değişmese bile alınan her nefeste dolan boşluklarda oyalandı bugün dikkatim. Tüm o dolup boşalan boşluklara dokunan nefesle. Tüm boşluklar sirkülasyon içindi, bir şeylerin dolup boşalması için. Sıvı olur, katı besin olur, gaz olur, kulağa dolan ses olur, ağızdan çıkan kelam olur. Ve bu sürekli dolup boşalan boşlukları destekleyen, tam iki burun deliği hizasından başlayan ve kuyruk sokumuna uzaman omurgayı, bu sirkülasyonun rahatça sürüp gitmesi için nasıl onlarca eklem ile donandığını düşündüm. Sonra dedim dur burası düşünme yeri değil, burası dinleme yeri. Bedeni hareketsiz olsa bile etkin bir ifade ve duruş içinde tutarken, zihni edilgen tutmanın yeri. İzleyen, dinleyen, tanıklık eden zihin. “BEN” bile demeyecek kadar edilgen. Nefese geri döndüm ve bir acı sinyali aldım, sağ ayağımın baş parmağı ile ikinci parmağı arasından. Bir şey battı diye düşündüm, kıymetli döngümü kıracak değildim, sonra daha derin bir acı uyarısı geldi, bir şey mi ısırıyor diye düşündüm, o an döngüm daha az kıymetli hale gelir gibi oldu ama tolere edilir br acı idi. İşte dedim bugünün süprizi de bu. O ekstradan eklenen beş dakika beni kamçılarken acı birkaç kez daha yokladı. Bittiğinde acının kaynağına baktım, tabi ki hiçbir şey yoktu, kilimi kaldırdım sonra, minicik ama dev telaşlı bir karınca gördüm. Önce karınca mı yoksa minik bir böcek mi emin olamadım, telaşı karınca telaşı idi ama her parmağımı önüne bent edince tırmanmıyor onun yerine kaçıyordu. Bu halinden beni ısırdığını çıkarabilirdim bile, suçlu psikolojisi olarak yorumlayabilirdim, hatta coşar karıncayı sorguya bile alabilirdim:) Sonra dedim ısırdı ya da ısırmadı. Gerçekten önemli mi? Değildi, soruyu doğduğu yere bıraktım.

3:

Bugün bir hevesle oturdum meditasyona. Tabureyi görünce hoşlandığım kişiyi görmüş gibi bir merak sardı içimi. Bakalım dedim, bugün kısmette ne var. Karanlık bir kutuya oltanın ipliklerini salalım. Bugün kendim ile bilmediğim ne çıkacak karşıma? Hiçbir şey vurmadı oltaya. Bilmediğim, görmediğim bir şey serilmedi önüme. her şey bildik, her şey tanıdıktı. Bir şey aramayı bırakınca bir şey oldu ama. Nefesleri takas ettiğimiz boşluk ile kurulan bireysel ilişki değişti. Alanken verene dönüştüm. Verirken alana. Sanki her nefes alışta ben boşluğa doluyordum, her nefes verişte boşluktan bölünen bir hücre gibi ayrılıyordum. Aldığım her nefes ile genişlerken boşluğun içindeydim, verdiğim her nefes ile sınırlarıma geri doluyordum. Dışarıdaki alan, ikimizi ayıran çeperden kendi içine beni soluyordu, ben o çeperden dışarı boşalıyordum. Sonra bir gel-git gibi kendi sınırlarıma geri doluyordum. Tüm bunlar olurken merak ettim? Bunu ne kadar sürdürebilirdim?

2:

İnsan, homo beklentikus; bugüne tabi ki önceki günkü süprizin beklentisi ile oturdum. Ama adı üstünde sürpriz. Sürprizi beklemezsin; bir kez olur ya da olmaz.Önceki günkü kadar tarifi ve tanıklık etmesi şatafatlı olmasa da başka bir sürpriz vardı bu sefer. Önceki günün tersine ilk 10 dakika, nefeste kalmak kolay ve her şey berraktı. Son 10 dakika ise davullar çaldı, bandolar geçti, matkaplar çalıştı. Bugünün kısmeti böyle imiş.

1:

Onca zaman sonra pratikten bağımsız, direk oturmanın zor olacağını biliyordum ama kıçımı meditasyon taburesine koyduğum gibi oturma kemiklerimin batması “eyvah ki ne eyvah”tı. Ama yapacak bir şey yoktu, meditasyona böyle oturulur. Oturursun ve ne olursa olsun oturmaya devam edersin. Yoksa batmalar, kaşınmalar bitmez oğlu bitmez bahaneler. İlk tahmini 10 dakikalık kısım kafamın içindeki her türden sesin gevezeliği ile geçti. Akşama pişecek ayıklanmamış pirincin taşı, sökülüp havalandırılmamış kıştan kalma yün yatak kalmadı; oydu buydu, öyleydi şöyleydi; zarttı zurttu… Normaldi. Pratik en baştan başlıyordu, en büyük gevezeliklerin zamanıydı. Sonra bir şey oldu. Böyle bangır bangır televizyon izlerken çat diye tüm mahallede elektriklerin gitmesi gibi bir şey.

Nefes vermiştim, bir anda o derinlikte kalakalmıştım. Bütün sesler, hikayeler, ışık ve hareket doğduğu kaynakta yok oldu. Nefes bile. Ve uzadıkça uzuyordu a an. Hiçbir şeyin kıpırdamadığı, boşluğun genişlediği bir an. Artık nefes alıp veren ben değildim; nefes dolup boşalıyordu. İstediği yerde istediği kadar oyalanıyordu, vakit geçiriyordu, keyif yapıyordu. Dolarken, boşalırken, dolu kalırken ve boş kalırken… Ben sadece tanık oluyordum. Bir alan var’dı, olmayı dayatmadığı için açılıp genişliyordu, öyle genişliyordu ki, yok oluyordu. Yok’tu.

“Guru, guru söyle bana; kimim ben bu dünyada?”

“Bana kim olduğumu söyle, 40 yıl kölen olayım” Guruların, guruculuğun, guruculuk oynayanların en büyük gizli silahı, insan türü bireyinin bunu bilmeye duyduğu açlık. Herkes bu dünyaya neden geldiğini merak ediyor için için. Yaşam amacının ne olduğunu. Herhangi bir amacın olmadığını duymak için bile bir diğerinin kelamına, onayına, durum tasdikine ihtiyaç duyuluyor. İçerideki karmaşa ve ızdırap o kadar büyük ki kendi belirsizliğim yeğdir sahte bile olsa bir başkasının kesinliği. Bu müthiş ve yüksek kalite belirsizliği en dandiğinden ya da en plastiğinden bir kesinlik ile değiştirmek için sıraya girenler çok. Aklıma çocukken evlerindeki kıymetli ama eski ve sürekli ilgi ve kalay isteyen bakırları eskicinin vaat ettiği naylon mandallar ile, plastik terlikler ile değiştirenler geliyor. Bakırların dibi isli ve kara, terlikler ise rengarenkti.

Bunun arkasında çok eski ve çok dallanmış, budaklanmış ve binlerce yılda büyümüş bir sistem yatıyor elbette. Ta buralarda, 2000’lerin dünyasına uzanan bu dalların kökleri ise Indus Vadisi’nde.

Hindistan deyince aklınıza yoga ve meditasyon ve kadim öğretiler kadar insan haklarına karşıt bir kast sistemi, kadınların ikinci ve hatta üçüncü sınıf olması, zengin ile yoksulun arasındaki, artık bazı üst sınıf sokak ve caddelerin alt sınıfın girişine kapanmasına kadar varan çok büyük uçurum da gelsin. Gelmiyorsa lütfen uçaktan inip özel araçla direk aşrama yola koyulmadığınız bir Hindistan gezisi planlayın. Bugün Hindistan’ın nüfusu yaklaşık 1.2 milyar. 10 yıl sonra Çin’i yakalayacağını söyleyenler var. Bu büyük ülkenin kalabalık nüfusunun 3’te biri dokunulmazlar, yani dokunulmayacak kadar alt tabakadan olan insanlar. Derler ya yakarsa dünyayı garipler yakar diye, işte bu garipler bir ayağa kalksa bırakın Hindistan’ı dünyayı yerinden oynatır. Ama kalkmıyorlar. Çünkü dharma’ları onlara oturmalarını, ezilmelerini, umutları ve hak arayışlarını bir sonraki, bilemedin daha sonraki, hiç bilemedin birkaç yüz sonraki hayatlarına bırakmalarını söylüyor. Mesela daha geçen sene, evet 2018’de, bir dalit (dokunulmazlara dalit deniyor) genç ata bindiği için öldürüldü. Atı da yanında ölü bulundu. Çünkü ata binmek, savaşçı ve yöneticilerin sınıfı Kşatriya kastının tekelindeki güç ve cesaret sembolü. Buna benzer pek çok olay yaşanıyor. Peki, bu kast sistemini, devlet tarafından yasadışı ilan edilmiş olmasına rağmen hala bu kadar sağlam ve yıkılmaz yapan nedir? Mesela Hintlilerin kullandığı “date” yani karşı cinsle tanışma ve izdivaç yolunda adım atma sitesinde onlarca ten rengi ve kast seçme opsiyonu var. Dünya değişiyor, internet ağları, “app”leri her yeri sarıyor, bunlar reddedilmiyor tersine hemen kast’a uyarlanarak kucaklanıyor. Ancak tek şartla. Hangi şart? Cevabı tarihte aramak lazım. Şöyle ki Hindistan tinselliği tarihine, bugün artık İngilizlerin tüm dini ritüelleri bir çuvala sokmasının katkısı ile hinduizm diye adlandırdıkları inanışlar bütününün geçmişine baktığınızda bunca tanrı, tanrıça, tanrıcık, tanrıçacık kaosunun da müsebbibi bir gerçek çıkıyor karşınıza. En üst sınıf rahip kastı Brahmanlar, ortaya çıkan hiçbir yeni tanrı, inanış ya da din ile kavgaya tutuşmuyor. Çünkü tek bir kavgası var. Kast’ı muhafaza ve müdafaa etmek. Herhangi bir inanış ya da ritüel kast sitemine karşı olmadığı, ona dil uzatıp yıkmaya kalkmadığı sürece içeri buyur ediliyor.

Nastrikalar’ı duydunuz mu? Onlar ”hayır” diyenler. Neye hayır diyenler? Geleneğe yani kast’a hayır diyenler. Kim bunlar? İlk akla gelenler Mahavira (caynizmin kurucusu) bir de Budha. Ki Budha’yı bile Vişnu’nun 9. avatarı olarak sistemin içine dahil etmişlerdir.

Peki kim bu Brahmanlar ya da kim bu dokunulmazlar? Barhman’ın Brahman olduğunu, dokunulmaz’ın bu kadar aşağı olduğunu söyleyen kim? Bir tarihi tez diyor ki (çok da akla yakın) kast sistemi, Ari halkı, Indus vadisini parça parça işgal eden savaşçı halk, Dravidyanları (parça parça toprakları işgal edilen halk) köleleştirmesi ile duhul olmuştur. Zamanla halklar kaynaştıkça, yüzyıllarca yerli ve işgalci halkların kültleri, dinleri, inanış biçimleri iç içe girip bu çılgın Tanrı panteonu oluşurken bu yöneten ve yönetilen sınıfları kast adı altında sistemize edilmiştir. En aşağıda dravidyanların en koyu tenlerin sahibi torunları kalmış doğal olarak, en tepede ise en saf kalmış Arilerin torunları, gücü, bilgiyi ve iktidarı elinde tutarak tüm toplumu kendi yarar ve çıkarına göre şekillendirmiş seçkin tabaka.

Bunca tarih ve sosyoloji bilgisini getirmek istediğim bir nokta var. O da son zamanlarda yoga dünyasını artık sismik ve ritmik bir şekilde sallar olmuş taciz, gücün kötüye kullanımı gibi skandallar masamızdan eksik olmaması. Ülkemizde oldu, dünyada oluyor, ülkemizde de yine bol bol duyacağız. Maalesef..

Taciz konularına girmeye şimdi niyetim yok (sonraki bir yazının konusu o ama çok güzel bir yazı için Yelina’nın yazısını okumanızı öneririm) sonucun buralara kadar varmasına sebep olan muazzam bir etki alanından bahsetmek istiyorum. Yoga hocasının öğrencisi üstündeki gücü. Bu ilişkinin adanma istemesi. Şifanın ve ilerlemenin bu adanma ile gerçekleşiyor olması.Kişinin ancak ve ancak hocasının ya da gurusu’nun ışığında sağlam adımlar ile aydınlanmaya yürüyebileceğine dair inancı. Çünkü Guru demek aydınlatan demek. Hayat yolunu sizin için aydınlatan öğretmen. Bunun da en derininde yatan o onulmaz arzu: “Guru guru söyle bana, kimim ben bu dünyada? Al bu acı veren, her şeye gebe, müthiş belirsizliğimi, bana sığ da olsa, naylon da olsa bir kesinlik ver. Kalk de kalkayım, yat de yatayım, yuvarlan de yuvarlanayım, sev de seveyim, boşan de boşanayım, yeme de oruç tutayım, ağla de boşalayım, sevişme de boşalmayayım. Yeter ki aydınlat beni. Kimim ben bu yaşamda?”

Cevap sorunun içinde; yansıma aynanın içinde. Guru, karanlığı yok eden demek, rehberlik eden ışık. Işığın kendisi değil. Işığın kendisi ben kimim sorusunu soranda. Aynanın karşısına geçene kadar ayna karanlıktır. Kötü haber, size kim olduğunuzu söyleyecek kimse yok; iyi haber duymak mı istiyorsunuz? O zaman aynanın karşısına, gözlerinizi kaçırmadan geçip dikilin. Işık da sizsiniz, guru da sizsiniz. Guru demek aynı zamanda mezar demek. Kendinizi gömdüğünüz bir mezar. Kim olduğunuzu birilerinin fikrine bırakırsanız eğer, birileri sizi mutlaka kendisinin aşağısında bir yere koyacaktır. Aynı Brahmanların yaptığı gibi. Dokunulmazlara Dharma’sını yaşamasını söyleyecektir. Dharma’nı yaşa ki karma hayrına çalışsın. Ata binme ki bir sonraki bedenlenmede Brahman olmaya az daha yaklaş. Ama hayır, burda değil canım belki birkaç bin yıl hayat sonra. Şimdi o güzel atın o köpük gibi yelelerini bırak, kirletme.

Alıp dharmayı yaşama konusunu bu topraklara, dünyanın batısına çektiğiniz zaman karşınıza henüz 23 yaşında ama şimdiden iki kez hayata “fresh start”lar yapmış insanlarla karşılaşıyorsunuz. Dhraması’nı arıyor. İçerde yakıcı bir soru var. “Ben kimim?” “Şimdi sıradanmış gibi duran ama ait olduğu alanı bulunca göz kamaştıracak yeteneklerimin ifade edebileceğim alan hangisi?” “Bu yaşantının amacı ne?” Halbuki Hindistan’da dalit olup, sabah akşam paan çiğneyip kafayı kırıp sokaklarda uyumak vardı(!?). Ah keşke biri ona kim olduğunu söyleseydi.

Evet bir insan dharma’sını yaşamalı. Ama bu “dünyaya muhasebeci olmak için gelmiş biri tıp doktorluğu yapıyorsa bu onun için intihardan farksızdır” yüzeyselliğinde ve açıkçası manasızlığında mı olmalı?

Budha’nın bu kast sistemine baş kaldırıp bir savaşçı ve kral iken en aşağı inip çileci bir dilenciye dönüşmesinin altında “hakikat”i arayış vardı. Sadece kendisi için de değil tüm insanlık için. Yerin dibine girip çıktıktan sonra söylediği “kendi ışığınızda yürüyün” oldu. Dharma’nızı mı arıyorsunuz, ışığınızı alın aynanın karşısına geçin. En çok gözünüzü kaçırdığınız, sizi en çok ajite eden, sizi aynanın önünden en hızlı kaçmaya teşvik eden ne varsa ona bakın. Orada dharma’nız ile ilgili bir ipucu var. Sizi en çok zorlayan ne varsa sizi en iyi parlatacak şey orada çünkü. Bir çocuğun korktuğu zaman yapacağı gibi anneninizin ya da babanınızın arkasına saklanmaktan bir farkı yok sürekli bir mentör hoca arayışının. Bu kim olduğunuzu bulmaya değil, tam tersi kim olduğunuzdan kaçmak için birinin elini tutmaya ihtiyaç duymak demek oluyor.

Bir çocuk gibi kaçtığınız, kaçmak istediniz şey sizi büyütecek olan şey. Kimsenin arkasına saklanmadan, hiçbir eli tutmaya çalışmadan -ki size uzatılmış elleri sonra bırakmak üzere tutabilesiniz.

Geçen hafta beraber derinleşme ve uzmanlaşma yolculuğuna çıktığımız öğrencilerimin staj derslerine girdim. Benden onay almak isteyen her bakışa boş bakışlarla cevap verdim. Artık temel bir ders vermesine yetecek kadarına sahipti ve benim onayıma ihtiyacı yoktu. Ders çıkışı elbette ki geri bildirimde bulunacaktım ancak şimdi derste sadece bir öğrenciydim. Yüzümde poker suratı olsa da şahidi ve katılımcısı olduğum bu kendin olma, kendi sesini duyma ve başkasına duyurma cesaretini hayranlık ile izliyordum. Büyük cesaret. Bir başkası olmaya çalışmadan kendin olmak, ah ne büyük cesaret.

Ellerin üstünde olmak ya da olmamak? - 2

Teknik konuşmak gerekirse…

Deneyimli ve yetkin bir uzmanın gözetiminde ilk önce korku faktörünü ertelemek için duvar yakınında çalışılabilir. Uygulayıcı duvara kendini güvende hissedebileceği bir mesafede konumlandıktan sonra sıçrayarak duvarı bulabilir. En basit haliyle aşağı bakan köpek pozunda başlayan interoseptif haritalama yetisi duvarın da güvencesi ile yeni bir boyuta ilerler böylelikle. Zamanla başın üstüne sadece kalp değil kalçalar da ve nihayetinde ayaklar da yerleşmeye başlayacaktır. Düzenli pratik devam ettikçe ve duvar destekli çalışmalar ile özgüven arttıkça, uygulayıcı ilerleyen bu yeni beden haritasına daha çok hakim oldukça duvardan uzaklaşma zamanı da gelecektir. Hemen olmasını beklemeyen. Tekrarlıyorum sürece güvenin. Hiç bir el duruşu yoktur binlerce bebek tekmesi atmadan doğsun. Ve odanın ortasında ellerin, alt kolların ya da başın üstüne gelmek; kişinin bedeni ile yaşayacağı deneyimlerin en güzellerinden biridir. Duvarın yokluğu psikolojik olarak kolay olmayacaktır, unutmayın. Hele de uzun süre duvar ile çalıştıysanız, ona gereğinden fazla bağlanmış olabilirsiniz. Size önerim düşmeyi çalışmanız. Nasıl yani demeyin. Pozu yapmak için pozdan nasıl düşülür’ü deneyimlemek hem duvarsız sıçrama korkunuzu yenmenizi hem de pozu tutamayıp diğer tarafa düşeyazarsanız güvenli bir şekilde yere inmenizi sağlar. İnteroseptif ve propriyosepsiyon duyular için harika bir kendini geliştirme çalışması. Bonus ise bol bol eğlenmek olacaktır. İyi düşmenin sırlarından biri de budur. Fazla ciddi ve gergin olmayın, tutamadığınız yerde bırakın ve biraz adrenalin bol kahkaha ile eğer omuzlarınızın açıklığına ve belinize güveniyorsanız diğer tarafa ya da yan tarafa düşmenize izin verin. Yan tarafa düşmek her zaman el bileği, bel, omuz gibi eklemleri korumak adına daha güvenli olabilir. Düzenli pratik ile güçlenip esnekliğe kavuştuktan sonra duvarda ters durma haritanıza daha da hakim bir şekilde düşmeyi de öğrendiğinize göre odanın ortası aşağı bakan ağacınızı* dikmeniz için hazır! Artık yer çekimine meydan okuyarak sadece iki eliniz üstünde durmak için hazırsınız. Yapmanız gereken, bu sefer odanın ortasına düzenli pratiğe devam etmek. Denemek, denemek ve denemek. Yılmadan denemek. Tam olarak Becket'ın dediği gibi “hep denedin hep yenildin.olsun.yine dene, yine yenil, daha güzel yenil” Ama sonra denedikçe, düştükçe, bazen 2 bazen 4 saniye tuttukça, tutmalar çoğalacak düşmeler azalacak; çünkü haritalama da, haritayı okuma da, güçlenme de hala gelişiyor olacak. Denemeye devam etmek önemli ama önemli bir başka nokta da bunu takıntı haline getirmemeniz. Ne kadar takıntı haline getirir pozu kovalarsanız, pozun nihai hali sizden o kadar uzaklaşacaktır. Çünkü yoga pozlarını gerçekleştirmede aslolan sadece güç ve teknik değildir. Nefes hep en merkezi öğedir. Ve eğer takıntı halinde pozu yapmaya çalışırsanız zihin saplantı içinde olduğu için nefesiniz rahat akmıyor olacaktır. Bu takıntı halinden uzaklaşmanın ve mesafe almanın yollarından biri de pozun zeminini her seferinden yeniden hazırlamanız olabilir. Omuzları ellerin üstünde hizalayıp nefesi dinlemeden sürekli sıçrar ve olur da bu sefer tutarsa derseniz hem gücünüzü tüketir hem de şevkinizi kırarsınız. Zaman verin, yapmaya çalıştığınız şey kolay bir şey değil. On seneler boyunca yer çekimi ile kurduğunuz, derinlere kök salmış, her gün yataktan kalkıp yatağa girene kadar saatlerce pratik ettiğiniz ilişki biçimini tam tersine çevirmeye çalışıyorsunuz, bir düşünün ve sürece güvenin.

Özellikle kadınlar, haydi ellerinizin üstüne

Çok sevdiğim bir yoga hocam anlatmıştı; “ne zamanki odanın ortasında ellerimin üstüne kalktım, ondan sonra insanların gözünün içine bakabilmeye başladım” diye. O güne kadar dolup taşan yoga derslerinde onca insanın karşısına geçip ders vermiş ama tam karşısında ağzının içine bakıp dinleyen onca insanın gözlerine bakmadan yapmış bunu. Ve yine aynı hocam, duvarın dibinde umutsuzca nefes nefese kalça ve bacaklarımı omuz ve dirseklerimin üstüne getirmeye çalıştığım “pincha mayurasana” pozunda (alt kolların üstünde dengede durduğunuz bir asana) hiç hazır olmadığımı düşünürken tutup 5 saniyeliğine bacaklarımı kaldırmıştı. O beş saniyenin her saniyesini yere düşüp öleceğimi düşünerek, kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi panikle geçirirken o beş saniye boyunca derslerini ve kendisini çok sevdiğim hocam en nefret ettiğim insana dönüşmüştü. İndiğimde bunu neden yaptığını anlayamadığım için oldukça öfkeliydim de. Ben ona bu kadar öfke doluyken bilmediğim şey onun içimdeki cesareti uyandırmaya çalışmasıydı. Yapabileceğimi görmemi istiyordu. Ölüyorum zannederken hayatta kalabileceğimi deneyim etmemi.

Üstünden yıllar geçip de deneyimli bir eğitmen haline geldiğimde ben de derslerime katılanları cesaretlendirmek ve onları sınırlarını aşmaları için yüreklendirmeyi yoga derslerimin bir parçası haline getirdim. Özellikle kadınların odanın ortasında hem mental hem de bedensel olarak bu kadar güçlü bir pozu tutmalarını önemsiyorum. Kollar konu olunca kadınlar bu pozlara daha dezavantajlı başlıyor. El bilekleri narin ve ince, trisep kasları ise bir erkeğin yanında doğal olarak yok bile. Ama denedikçe güçleniyorlar, güçlendiklerini gördükçe kendi güçlerine güvenleri artıyor. “Ben yapamam”lar duyulmaz oluyor. Bu süreci sadece “güçlenme” diye tanımlamak istemem. İçimizdeki gücü uyandırdığımız bir yer yoga matı. Zaten varolan ama sindirilmiş ya da bastırılmış, saklı kalmış güç ile temas kurduğumuz bir yer. Kendi hayatlarımızda cesaret gösteremediğimiz noktalara ışık tutacak kadar da anlamlı buluyorum.

Yoganın özüne de çok uygun düşen etkileri var ters duruşların. Yoga bir özgürleşme yoludur. Önce beden sonra zihin en son ise kalp özgürleşir. Bu yola dikilen en yüksek duvarlar korkulardan yapılmadır. Düşmekten korkmamak özgür bir beden için mümkündür, düşmekten korkmayı bırakmak zihin için bir özgürleşmedir ve düştüğünüzde buna kahkahalar ile gülmek ise özgür bir kalbin işidir.

X- Faktörü: Düşme Korkusu

Bazı yoga hocalarının telkin ettiği gibi korku gerçekte olmayan sadece zihnin yarattığı bir şey değil. İnsan genetiğine işlenmiş, türün devamını sürdürmesi ve hayatta kalması için oluşturulmuş güvenlik mekanizmaları var. Daha önce hiç yılan, zehirli örümcek ve kuş görmemiş çocukların bunları ilk kez gördüklerinde verdikleri tepki korku. Korku öğrenilmiş bir illüzyon değil, gerçek. Var ve iyi ki de var da tek parça ve hayatta kalıyoruz. Bir an orada sizi odanın ortasında tepe taklak gelmekten alıkoyacak kadar kesin ve net iken siz o odanın ortasında saniyelerdir ellerinizin üstündeyken hiç olmamış gibi yok. Tutamadığınız zaman düşerken bir an var ama sonra yere inerken yine yok. “Bir an var bir an yok”. Korkuyu tamamen bırakın ve ellerinizin üstüne atlayın demeyeceğim. Verebileceğim öğüt “korkunun sizi yönetmesine izin vermeyin, onu yönetecek olan sizsiniz.” Kişinin duyguları üstünde kontrolü yeniden eline almasının yollarından biri yoga. Bu anlamda yogaya çok inanıyorum. Sadece korku değil endişe, atalet, bağımlıklar, yeme ve içme bozuklukları, kararsızlık, kafa karışıklığı gibi pek çok duygu ve duygu kokteyli karşısında da yoga ve meditasyon harika araçlar. Ters duruşlar, insan evladının en temel korkularından biri olan düşme korkusu ve bu korku ile kurduğunuz ilişki üstünde çalışabileceğiniz asanalar. Ve aslında üstünde çalıştığınız her poz gibi dengenin üstünde çalışıyorsunuz. Bu kasların, kemiklerin iskeletin dengesi olduğu kadar korku duyma dengesi için de geçerli. Kendimi korumak için ihtiyacım olan korku ve gelişmek, değişmek için ileriye bir adım atabilmek için ihtiyacım olan korkusuzluk ve ikisinin sürekli değişen dengesi. Denge. İnsanca bir yaşam için su gibi, hava gibi, besin gibi bir ihtiyaç. İster ellerinizin üstünde olun ister yolda iki ayağınızın üstünde yürüyün, düşmeyi kimse istemez, ama düşmek bazen iyidir, bize dengeyi hatırlatır. Önemli olan özünde iyi düşebilmektir ve fikrimce en büyük maharettir çünkü iyi düşerseniz yeniden kalkıp yürüyebilirsiniz. Aranması gereken düşmeden yürünen bir yol hayali yerine düşme ve ilerleme arasında dengeyi ne kadar hızlı ve sağlam ihdas ettiğimiz bir yoldur. Hep yoga hocaları söyler; yoga yapmaya başlayınca hayat daha iyi olmayacak ya da sen bir anda çok daha iyi bir insan olmayacaksın. Hayatın iniş ve çıkışları devam edecek. Değişecek olan bu iniş ve çıkışlar ile kuracağımız ilişki. Savrulmadan, merkezimizde kalarak, denge noktasına olabildiğince hızlı ve hasarsız -ya da az hasarlı- geri dönerek. Ters duruşların ya da yoganın size vereceği budur. Gerisi ise hayatta ya da Instagram’da paylaşacağınız hikayedir.

* El duruşunun yogada sanskritçe asana ismi adho mukha vrksasana’dır ve Türkçe’ye birebir “aşağı bakan ağaç” olarak çevrilebilir.